Amacı Alzheimer hastalarının ailelerin sosyal olarak dışlanması ve tükenmişlik, depresyon ve benzeri birçok sorunla karşı karşıya kalması sorunu ile ilgili neler yapılabileceğini konuşmak, tartışmak ve halihazırda işleyen iyi uygulamaları paylaşmak olan “Erasmus Plus” projesi kapsamında İstanbul’dan Litvanya’nın başkenti Vilnius’e giden ekipteydim (Bilmeyenler için açıklayayım, öğrencilikten sonra, yani profesyonel iş yaşamına başlamış kişilerin katıldığı Erasmus projeleri “Erasmus Plus” olarak tanımlanıyor). Fransa, İtalya, Litvanya ve Türkiye’den katılımcıların olduğu proje, mevcut tıbbi hizmetleri iyileştirmek için çözümler bulmak amacı taşıyor, bunun yanında her Erasmus projesi gibi, kültürel etkileşimi artırarak bir “Avrupa” idealini güçlendirmek de projenin yazılı olmayan hedeflerinden biri. Teorik ve işle ilgili kısımları mümkün olduğunca atlayarak, bir gezi yazısı tadında Vilnius izlenimlerimi anlatmaya çalışacağım.

Vilnius’e yolculuk tahminimden kısa sürdü. İstanbul’un yeni havaalanına ulaştıktan ve uçağa bindikten sonra yolun yarısı bitmiş oluyor diyebilirim. Kuzeye doğru yaklaşık iki saatten biraz fazla süren bir uçuş ile 6 Mayıs’ta Vilnius’e vardım. Havaalanından otobüsle şehir merkezine ulaşmak o kadar kısa sürdü ki, indiğim durağın doğru durak olduğundan bir süre şüphe ettim. Şehre ayak bastığımda ilk olarak şapkamı ve güneş gözlüğümü unutmuş olduğum için hayıflanmayı bıraktım, soğuk hava ve ısıtmayan bir güneş ile bunlar benim için artık bir ihtiyaç olmaktan çıkmıştı. Bavulumdan atkımı ve beremi çıkardım onlar yerine. Yine de söylemeliyim, kentin insanı için bu bir çeşit bahar havası olarak kabul ediliyor ve sokakta bere takan tek insan ben olduğum için yüz metre öteden şehrin yabancısı olduğum anlaşılıyordu.

Ertesi gün Vilnius Üniversitesi Hastanesi’nde tanışma toplantısı ile günümüz başladı. Proje ile ilgili bir brifingden sonra; şehrin eski merkezi ile iç içe geçmiş olan Vilnius Üniversitesi’nin tarihi binalarını tanıdığımız bir yürüyüş gezisi tertiplenmişti. Vilnius Üniversitesi temelleri buraya gelen Cizvitler tarafından atılmış oldukça eski bir üniversite. Dünyanın rotasyonunu temel alan Foucault’nun sarkacının dev bir örneğini görmek de bu gezi dahilindeydi (Sarkaç sabit duruyor, dünya hareket ediyormuş söylenene göre). Yüksek bir kuleden şehri tepeden görmek ayrı bir zevk. Kilise gravürleri zannettiğim şeylerin ise üniversite öğrencilerinin bölümleri ile ilgili yaptıkları enstalasyonlar olduğunu öğrendiğimde oldukça şaşırdım ve buradaki, bilime olan bağlılığı ve inancı hissettim.

Proje kapsamında gözlemci olarak bulunduğumuz geriatri servisleri oldu. Vilnius zaten doğa ve orman ile iç içe bir şehir, psikiyatri servislerinin de bundan fazlası ile nasibini aldığını söyleyebilirim, bir orman sessizliği içinde yeşiller arasında iki ya da üç katlı birçok binadan oluşmaktaydı ruh sağlığı üniteleri. Monoblok devasa çok katlı yapılardan uzak olmak iyi geliyor. İnce bir ayrıntı ise odaların numaralar ile değil çiçek isimleri ile aldandırılmış olması- demans hastalarının rakamlardansa çiçek isimlerini akılda tutmaları daha kolay oluyormuş.

Boş zamanımızda şehrin Uzupis adı verilen bölgesine doğru yürüdük. Burası bağımsız sanatçılar, özellikle de henüz şan şöhret sahibi olmamış genç sanatçıların eserlerini sergilemeleri için ayrılmış bir bölge. Küçük bir adadaymış hissi veriyor, biraz yürüdükten sonra başladığınız noktaya geliyorsunuz (aslında bir yarım ada). Sırt çantası taşıyan “jesus crist” heykeli, sağa sola bırakılmış piyanolar, çamaşır makinesi şeklinde heykeller; muzip bir havası var. Bir de anayasası var Uzupis’in; birçok dile çevrilerek sokağa asılmış, bu diller arasında Türkçe’yi görünce sevindik okuduk biz de: Herkesin özgür olma hakkı, hata yapma hakkı, aylaklık yapma hakkı vardır diye devam eden eğlenceli bir metin.

Gediminas kalesi ise şehrin görülmesi gereken diğer önemli noktalarından biri, bu yapı, Vilnius’teki herhalde mevcut olan tek tepeye inşa edilmiş, oldukça heybetli, zamanında çok güven vermiş belli. Vilnius ve Neris nehirleri ile çevrelenmiş durumda. Sonradan öğrendim ki bugün gördüğümüz Vilnius nehri yatağı, hem kalenin etrafını savunma amaçlı dolaşması hem de akarsudan daha fazla faydalanarak değirmen benzeri yapıların çalıştırılabilmesi için birçok şekilde değiştirilmiş ve şimdiki halini almış. Vilnius nehri -belki de büyüklük itibarı ile Vilnius çayı demek daha doğru olacak- Neris nehri ile birleşerek Litvanyanın diğer büyük şehri olan Kaunas’a doğru yoluna devam ediyor ve sonra “Nemunas” nehri ile birleşerek Baltık denizine dökülüyor. Nehir yatağı değiştirme işine meraklı olanlar sadece Litvanyalılar değilmiş, Sovyet rejimi de şehrin liman bölgesinde oldukça büyük değişiklikler yapmış, hatta Neris nehrini çılgın bir proje ile Tuna nehri ve Karadeniz’e bağlamak planları yapılmış o dönem. “Bu proje gerçekleşseydi bütün Litvanya bir kıyıdan ibaret olacaktı” diyor Litvanya tarihi ile ilgili bir müzede dinlediğim kayıt.

Gediminas kalesinden sonraki durak ise üzerinde üç haç heykeli bulunan bir tepe. Geçmişte Litvanyalılar pagan iken, Hristiyan misyonerler bu tepeden Vilnius nehrine atılırmış. Sonra şehir Hristiyan olunca, buraya haç heykeli dikmek adet olmuş, eskidikçe heykeller daha ihtişamlıları ile değiştirilerek yenilenmiş, geçmişin yasının tutulmasına yardım etmiş.

Uzun yürüyüş sonrası artık akşam oldu diyerek odama dönmeye niyetleniyorum, fakat bu enlemde yaza yaklaştıkça günlerin ne kadar uzadığını görerek tekrar şaşırıyorum. Bu hiç bitmeyen günlerde, Avrupa’nın bence bu en huzurlu yerinde, Neris nehri kıyısında yürümek, koşmak, bisiklet sürmek, anladığım kadarı ile bu şehirdeki en keyifli şeylerden biri.

Vilnius, Mayıs 2019

Gönderin Yanıt

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir